MEKAN ve ŞİİR İLİŞKİSİ
ZAMAN FOSİLLERİ
Mekan ve şiir iki farklı kavram olarak algılanmakla birlikte temelde içerdikleri bir takım özellikler bağlamında birbirleri ile ilişkili durumdadırlar. Biçimsel ve yapısal özelliklerinden ziyade her iki kavram da insanın sezgisel dünyasında zaman zaman kesişmektedir. Şiirsellik, imge, metafor ve dil, mekan ve şiirin ortak paydalarını teşkil etmektedir. Mekan sahip olduğu potansiyel bağlamda şiirler üretme gücüne sahip olmakla birlikte şiir de mekan yaratma kabiliyetine haizdir.
Mekan kelimesi kane fiilinden ve kevn mastarından türemektedir. Olmak, oluşmak, var olmak, ortaya çıkmak anlamına gelmektedir.1 Henri Lefebvre mekanı üç farklı katmanda incelemektedir; algılanan, düşünülen ve yaşanan mekan.2 Şiir her üç katmanda da mekana imge ve metaforlarla göndermelerde bulunmakla birlikte mekan ile sarmal bir ilişki içerisine girmektedir. Hem şiir mekan üretir konumdadır hem de mekandan şiirler varolur. Bu varoluş insanoğlunun sezgisel dünyasına göndermelerde bulunur. Adorno’nun negatif diyalektif düşüncesi bağlamında değerlendirildiğinde hem fiziksel mekanın geometrik özelliklerinin nesnelliği, hem de kavranan mekanın imgesel özelliklerinin öznelliği mekan oluşumunda önemli rol oynar.3 Bu durumun bir ileri safhasında ise insanın mekandan edindiği öznel izlenimler zamanla mekanın geometrisini aşan farklı bir boyut yaratır; algılanan mekan (içtenlik mekanı). Henri Michaux “L’escape aux ombres” isimli şiirinde mekanı “Dışarıdaki içerdelik o korkunç şey” olarak nitelendirirken onun öznel yanına işaret etmektedir.4 Mekan yavaş yavaş geometrisini aşmaya başladığında sınırları da şeffaflaşmaya başlar ve zamandan da bağımsızlaşır.
Gaston Bachelard mekanın, peteklerindeki binlerce göz ile zamanı sıkıştırmaya yaradığını belirtir. O’na göre mekan herşeydir ve insan uzun yalnızlıklar sonunda somutlaşmış süre fosillerini mekan sayesinde mekanın içinde bulabilir. Şiir de bir bakıma zaman fosili olarak değerlendirilebilir. Çeşitli yaşantılar ve deneyimler içeren, onları kendisine hapseden ve okundukça “şimdi”de yeniden canlanan bir zaman fosili. Mekan, içerisinde bulunulduğunda; şiir ise okunduğunda algısal duyumlar yaratmaktadır. Gerek mekandan gerekse şiirden algılanan duyumlar imge, metafor ve dil gibi araçlarla ortaya konulmaktadır.
OLMAYAN MEKAN
Fiziksel açıdan ele alındığında şiir, “olmayan mekan” olarak da tanımlanabilir. Şiir sürekli olarak izafi dünyalara ve mutluluk mekanlarına göndermelerde bulunur. Şair, sahip olduğu yaratma gücü (poiesis) ile fiziksel olarak yapılandırılabilecek (techne) mekanın daha ilerisine erişebilmektedir. Bu güç varlık ve yokluk kavramlarının arakesitinde yer edinmektedir. Yokluk kavramı bizi doğrudan edebiyatın üretildiği içsel mekan olgusuna göndermektedir. Mekansallık aynı zamanda bir varlığa ve bir varoluşa da tekabul etmektedir. Oysa edebiyat bir yokluğun içinde oluşuyorsa, o takdirde kapsadığı somut mekanın da yokluğundan söz açmak gerekmektedir. Mekan, ancak çevresini saran, üstünde ve içinde yer alan nesneler ve onların anlamlarıyla işlev kazanır. Bu bağlamda okunarak aşkınlaştırılan ve bir yokluk içinden gerçeklenen şiir dış dünyanın mekanlarıyla değil, ancak kendi mekanının, şiir mekanının içinden bunu sağlamaktadır. Nesnelerin kendilerine ait gerçeklikten soyutlandığı ve uzaklaştırıldığı bir dil bağlamının mekanı da gene olmayan bir mekandır. Bu bağlamda edebiyatın mekanı boşalttığını ve insanı bir tür sınırsızlıkla çevrelediğini söylemek mümkündür. Derrida’nın, “Edebiyat herşeyin söylendiği bir alandır” sözü bu düşünceye koşut durumdadır. 5
Şiirsellik kavramı mekan ve şiir ilişkisinde bütünleyici bir nitelik taşımaktadır. Bir nesneye şiirsel mekanını kazandırmak, ona nesnel olarak sahip olduğundan daha büyük bir mekan vermek, onun içtenlik mekanını genişletmek anlamına gelmektedir. Günümüzde Ronchamp Şapeli (20.yy), Panteon Tapınağı (1.yy), Süleymaniye Camii (16.yy), Kaufman Evi (20.yy) gibi yapılar sahip oldukları algısal özellikleri bağlamında fiziksel sınırlarının ötesine geçen mekanlar olarak değerlendirilebilirler.
Şair, şiirsel mekanla insanları duygusallık içine kapatmayan bir mekan keşfederek daha derine iner. Şiirsel mekan, artık ifade edilmiş olduğu için, genişleme değerleri kazanır ve artık dışarısının fenomenolojisine ait bir hale gelir. Rilke bu durumu şu şekilde ifade eder: “Bütün varlıklar tek bir mekana açılır, dünyadaki içtenlik mekanı”.6 Edip Cansever 1976 tarihli “Ben Ruhi Bey Nasılım?” isimli kitabında modern bir tragedya ortaya koymakla birlikte dekor olarak kırmızı konağı ve yanıbaşındaki limonluğu yaratmıştır. 1985 tarihli “Oteller Kenti”nde ise izafi dört ayrı oteli ve bunların yüzme havuzlarını, yemek salonlarını ve bahçelerini betimlemiştir. Bu kitaba ait “Tenis Topu” isimli şiirde Cansever “Otel oteli”nin tenis kortunu zihinde inşa eder ve bu mekandaki devinimleri aktarır;
...
Ve kalmış raketler, fileler, eller
Ve kollar ve göğüsler ve sesler
Az sonra göreceksiniz
Az sonra duyacaksınız
Koparıp yokluğundan herbirini
İşte
Hafifçe sıçrayaraktan, azıcık eğilerekten
Ansızın çekilerekten geriye
Koşaraktan öne doğru yeniden
Sürekli devinimler
Sürekli sesler
Örtünüp hep birden yaşamla sanki
Gelecekler, geliyorlar, geldiler.
... 7
MEKANIN FENOMENOLOJİSİ
Mekan belli koordinatlara sahip doğrusal yönelmelerin, ölçülebilir ve hesaplanabilir uzantıların ötesine geçen bir kavram olarak da nitelendirilebilir. Sezgisel açıdan değerlendirildiğinde mekan kurgusu, geçmiş, şimdi ve gelecek zaman arasında eşzamanlı bir bağlantı gizil gücüne sahiptir ve bu bağlantı insanı içinde bulunduğu ortamla diyalog kurmaya yönlendirir. Yoruma olanak sağlayan açık uçlu bir kurgu ile mekan bir otorite olmaktan kurtulup bir katılım aracı olarak kendini ifade etme etkinliğine dönüştüğünde bu diyalog güçlenir. Duyusal olarak yaşanan ve sezgi ile yakalanan ilgi, mekan oluşumuna açıklık kazandırır.8
(Rilke’den)
...
Dışımızdaki mekan nesneleri sarıyor, yansıtıyor:
Bir ağacı var etmek istiyorsan,
İç mekanla kuşat onu, varlığı senin içinde
Olan şu mekanla. Sıkı sıkı sar onu.
Sınırsızdır ve ancak sen vazgeçtiğinde
Düzene girerse gerçek bir ağaca dönüşebilir.
... 9
Şiirselliğin aşkın potansiyeli gerek imgeler ile gerekse metaforlar aracılığıyla mekanın yananlamlarını açığa vurur ve böylelikle insan önceki deneyimleri ile şimdi arasında çeşitli ilişkiler kurmaya başlar. Mekanı anlama ve yorumlama “yaşantı” kavramı ekseninde gerçekleşir. Yaşantı, karşıt kavramlar arasında oluşan gerilimden kaynaklanan gizil gücün deşifre edilmesine yardımcı olan, mekan yorumuna ışık tutan bir epistemolojik temel olarak düşünülebilir. Mekan kendini özgür olarak ifade eden aynı zamanda da keşfedilmeyi bekleyen bir gizil güç taşıdığında insan gerek kendi varoluş nedenini gerekse mekan kodlarının oluşturduğu farklı kurguların gizemini farkeder ve bunları içselleştirerek kendisine dönüştürebildiği oranda özgürlüğünün farkına varır (benimseme). Bu tür bir diyalog sürecinde bibirine karşıt olan düşünce ve gerçek arasında metaforik bir alışveriş olur; mekan bu bağlamda gerçeklik ve olasılık arasında bir yerde yorumlanır. Her defasında “yeni”yi yakalamamıza neden olan bu süreçte mekan, kendi dinamiği içinde bütüne ait olmayı, tamamlanmayı bekleyen bir mozaik olarak düşünülebilir. 10
Gaston Bachelard, Mekanın Poetikası isimli eserinde “Bulunduğum yerin mekanıyım ben” tanımını dile getirmektedir. Öznenin dış dünya ile ilişkisini tanımlayan bu yargı kendi varolma olasılıklarımızı keşfettiğimiz bir ortamı da işaret etmektedir. Benzer bir durum şiir için de geçerlidir. Şair yarattıkça; okuyucu şairin yazdıklarını okudukça kendi varolma sınırlarını da betimlemektedir.
Nazım Hikmet; “Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektupları” isimli uzun şiirinde dört duvar arasında kalmış bir mahkumun psikolojisini dile getirmekle birlikte etrafında duyduğu sesler ve aldığı kokular çerçevesinde dışarısını görememesine rağmen doğayı zihninde nasıl canlandırdığını aktarır;
...
Dışarıda bahar geldi karıcığım, bahar,
Dışarda, bozkırın üstünde birdenbire
taze toprak kokusu, kuş sesleri vesaire...
Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar,
dışarda bozkırın üstünde pırıltılar...
Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet suyu donmayan testi
ve sabahları çimentonun üstünde güneş...
Güneş,
artık o her öğle vaktine kadar,
bana yakın, benden uzak,
sönerek, ışıldayarak
yürür...
Ve gün ikindiye döner, gölgeler düşer duvarlara,
başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı:
dışarda akşam olur,
bulutsuz bir bahar akşamı...
İşte içerde baharın en kötü saatı budur asıl.
... 11
EV
Ev, genel olarak insanın tüm yaşamı boyunca sürekli ilişki içerisinde bulunduğu ve ona özel anlamlar yüklediği bir mekandır. İnsan, hayatının önemli bir kısmını paylaştığı evi ile sezgisel bağlara sahiptir.
Gaston Bachelard evi, insan varlığının ilk evreni, geçmişin tiyatrosu olan belleğimizin dekoru olarak tanımlamaktadır. İnsanın düşünceleri, anıları ve düşleri için en büyük birleştirici güçlerden biri yaşamış olduğu ev ya da evlerdir. 12 Bu bağlamda değerlendirildiğinde her ev potansiyel bir şiir olarak da algılanabilir. Her evin bir şiiri vardır. Bu şiir “yaşantı” kavramı çerçevesinde mekan ile özne arasında kurulan ilişkiden ortaya çıkmaktadır. Bu noktada merkezi konumda özne bulunmaktadır. Özne, mekanın her bir yüzeyinden farklı şiirler ortaya çıkarabilir. Bu ortamda şiir artık kelime ve harflerden bağımsız, tamamen imgelem düzleminde değerlendirilebilir. İmge artık hem fiziksel bir nesnenin sureti hem de geçmişteki deneyimlerin bir hatırlatıcısı olarak mekan ve şiir kavramlarının ortak paydası haline gelir.
Bachelard evi aynı zamanda varlık ile de özdeşleştirmiştir. O’na göre ev imgesi, insanın öz varlığının topoğrafyası haline dönüşür. İçerisinde bulunduğu ev ile insan o an için kendi evrenini betimler. Bu açıdan ele alındığında ev, insan ruhunun çözümleme aracı olarak da tanımlanabilir. Yalnızca anıları değil, insanın unuttukları da içinde “barındırılmıştır”. İnsan ruhu bir oturma yeridir. Ev, sahip olduğu mekan doğrultusunda insan ruhunun bu özelliği ile özdeşleşir. Behçet Necatigil 1952 tarihli “Evin Halleri” isimli şiirinde tam da ev ile insan arasındaki bu özdeşleşmeyi dile getirmiştir;
Evin yalın hali
İster cüce, ister dev
Camlarında perde yok
Bomboş, ev.
Evin –i hali, sabah,
Geciktiniz haydi!
Uykuların tatlandığı sularda
Bırakacaksınız evi.
Evin –e hali, gün boyu,
Ha gayret emektar deve!
Sırtınızda yılların yorgunluğu
Akşam erkenden eve.
Evin –de hali, saadet,
Isınmak ocaktaki alevde
Sönmüş yıldızlara karşı
Işıklar varsa evde.
Evin –den hali, uzaksınız,
Hatta içinde yaşarken
Aşkların, ölümlerin omzunda
Ayrılmak varken evden. 13
Şiir, kendine özgü en temel işlev olarak, düş kurma durumlarını yeniden yaşatır. İnsanın yalnız kaldığı ev, oda, tavan arası ona sonu gelmez bir düş kurma ediminin çerçevesini sağlar. Mekan ve şiir arasındaki bu sarmal ilişki zaman zaman birbirlerinin tetikleyicisi durumundadır. Mekan şiir üretme gücüne haiz olmakla birlikte şiir ile izafi mekanlar yaratılabilir.
“Şiir, doğayı değiştirmeye yönelik, yeni bir evren yaratma işidir” (Roland BARTHES) 14
Ozan ÖZTEPE
NOTLAR
1) ŞENTÜRER A., URAL Ş., ATASOY A., 2002. Mimarlık ve Felsefe, YEM Yayınları, İstanbul. s.130
2) A.g.e. Şentürer, s.49
3) A.g.e. Şentürer, s.43
4) BACHELARD, GASTON, 1996. Mekanın Poetikası, Kesit Yayıncılık, İstanbul. s.230
5) KAHRAMAN, HASAN BÜLENT, 2004. Türk Şiiri, Modernizm, Şiir, Agora Kitaplığı, İstanbul. s.448
6) A.g.e. Bachelard, s.215
7) CANSEVER, EDİP, 1995. Şairin Seyir Defteri, Şiir, Adam Yayınları, İstanbul, s.336
8) A.g.e. Şentürer, s.49
9) A.g.e. Bachelard, s.214
10) A.g.e. Şentürer, s.48
11) HİKMET, NAZIM, 1972. Seçmeler, Ararat Yayınevi, İstanbul, s.299
12) A.g.e. Bachelard, s.35
13) NECATİGİL, BEHÇET, 2004. Sevgilerde, Can Yayınları, İstanbul, s.72
14) NAYIR, NABİ BOLAT, 2004. Şiir Sanatı, Varlık Yayınları, İstanbul s.92