BİR ALBATROSUN DÜŞLER DEFTERİ
“kendim inşa ettim kendi okulumu
bir tek şiirden firar etmedim”
(Firari)
Önce hayatının önemli bir bölümünü geçirmiş olduğu Safranbolu’dan firar eder Cinozoğlu; İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okumak üzere... İstanbul’da yaşanmışlıkların ardından mavi kente mavi gözleriyle elveda der, uzun yıllar boyunca da geri dönmeyecektir yüreğini dağlayan İstanbul mavisine... Firar eder etmesine ama geçici bir zaman aralığında yaşadığı mekânlar, tanıdığı o yüzler ve sesler bırakmayacaktır peşini. Hayatının bir döneminde kendinden bile firar etmeye kalkışan Cinozoğlu, bir tek şiirlerinden firar etmez. “Kaçılacak yer yoktur” aslında, bunu farkettiği an, farklı zaman ve mekânlarda geçen bir düş yolculuğuna çıkar.
“İçine gömüldüğüm bu âlemde güzelliğin hayattan çok hayâle dayalı olduğunu anladım”
(Ömrün Gecesi Lambasını da Getirir)
Zaman ve mekân içinde yaptığı yolculuklarda; gençlik döneminin mekânı İstanbul ile sonraki hayatını geçirdiği Safranbolu, O’nun şiirlerinde birbirlerine sürekli göndermelerde bulunan, tek uçurtmaları olan iki sevimli çocuk gibidir.
“mermere tunca söze zamana
nakışlı adın
usta bir hattat gibi adın
bir tezhipçi bir sedefkar gibi
hicazkar şarkılardır yadigarın”
(Safranbolu’da Eski Bir Güneş Saati)
“mataramda yıllanmış şarap
gözlerimde İstanbul vardı”
(Yeniden İstanbul’a Akacak Irmaklar)
Kendi deyimiyle İstanbul/istan başlı başına bir ülkedir; o sürekli özlenilen, içinde bulunulduğunda insana belki de hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceği düşler sunan...
“O yitik ülkede kaldı
Tacım
Krallık asam
Bir de şimal saçlı kadınlarım”
(Safranbolu Kahveleri)
İstanbul - Safranbolu gelgitlerinde kıyıya vuran şiirlerde; kent ve kasaba, birey ve toplum, tarih ve şimdi, gelenek ve çağdaş gibi modern zamanda birbirlerinden kopartılan kavramlar içiçe geçer. Cinozoğlu şiirleri, günümüz şiir düzleminde yaşanan merkez ile periferi ayrımının yapaylığını imleyen göstergelerdir adeta. Şair, modernin tahakkümü altındaki insanlığı varoluş zeminine ve ütopyalara çağırır. Şiir O’nun için yeni dünyalar yaratma aracıdır. Belki gerçekten de Platon’un Cumhuriyet’ten kovduğu şairler için özlemini çektikleri reel bir mekân bulunmamaktadır. Şair ideal mekânını ancak biraraya getirdiği imgeler yardımıyla yaratabilir ve bu ideal mekânı salt kendi arzuları çerçevesinde yönetir. Şiir ile yaratılan bu “ideal mekân” bağlamında merkez ile periferi arasındaki sınırlar şeffaflaşmaya başlar ve belli bir zaman sonunda da tamamen silinir.
“yalancı şafaklarına aldandım
unutmadım firari anılarımı
....
taşkın düşlerimi durduramadı denizlerin”
(Yalancı Şafaklarına Aldandım İstanbul’un)
“ceren gözlüdür
unutkan yosmaları
dağları ışıtır yıldızlar
o unutamadığım şehri diyar nerdedir?”
(Şehri Diyar)
Cinozoğlu bir çok şiirinde yazdığı üzere kendi oluşturduğu “ideal mekan”ın yegane yaratıcısı konumundadır. İdeal mekandaki krallığının karşı konulamaz gücü kendi hayat tecrübesi bağlamında biraraya getirdiği imgeleridir.
“şehla denizlerdir atlarımın menzili
ey görkemli gece
hazır ol sultanım
ben de hükümdarım kendi halimce”
(Şehla Denizlerdir Atlarımın Menzili)
“İmgelerden bir krallık kurdum”
(Kuledeki Ankanın Serapı)
Cinozoğlu’nun sıkça kullandığı ve son kitabına da isim olarak seçtiği Albatros imgesi “şair”i betimlemektedir. Bu imge ile ilgili Cinozoğlu, Baudelaire’e göndermede bulunur. Baudelaire’in Albatros isimli şiirinde ozan, bir geminin güvertesine inmiş ve tayfalar tarafından kanatlarından yakalanıp bir oraya bir buraya fırlatılan albatros olarak betimlenmiştir. Dünyanın uçabilen en büyük kuşu olan ve gökyüzünün kralı olarak nitelendirilen albatros, karadayken aynı çevikliği gösteremez ve büyük bir tezat sonucu çok kolay yakalanabilen, yardıma muhtaç zavallı bir kuş durumuna düşer.
“Sık sık, eğlenmek için, acımasız tayfalar
Yakalar kanadından bu deniz kuşlarını,
Ürkütücü sularda gemileri izleyen
Yolcuların yıllardır dost arkadaşlarını”
(Albatros / Baudelaire)
“...ve ben bu sonsuz sürgünde
tayfalardan da yakın buldum
albatrosları kendime
...
utancı ve gururu taşıdı
kanatlarında albatroslar”
(Albatros / Cinozoğlu)
Cinozoğlu’nun kaleme almış olduğu bir çok şiirde “umut” teması alınyazısına karşı bir başkaldırı olarak dile gelir. İnsan sahip olduğu inanç mertebesinde kaderinin önüne geçebilir o’nun şiirinde...
“Ben seni unutursam belki bir şehir ölür
Hicran trenleri kalkar tenha istasyonlardan
Bir umuttur bekleriz kadınları gemileri trenleri
Şehirde uçurtmasız çocuk kalmayıncaya kadar”
(Son Tren)
“Ömrün Gecesi Lambasını da Getirir” isimli şiirinde ise şair umudu hayat ile koşut kılmış ve lirik bir anlatıma yönelmiştir. Geçmiş ve anılar katılaşmış birer zaman dilimidir. Herşeyin katılaştığı “an”da umut yanan bir ışıktır ve insanın yaşamını anlamlandırır...
“Her gün dilek tut, unutma...
Bak taşı çatlatan anılarının
Seni bıraktığı ömrün gecesi
Lambasını da getirdi beraberinde”
(Ömrün Gecesi Lambasını da Getirir)
Cinozoğlu’nun kullandığı lirik, romantik dil; şiirindeki biçim kıstasının çok daha önünde yer almaktadır. Cinozoğlu’nda her şiir kendi biçimini arar ve o noktada sonlanır. Konu seçimlerinde tarih ve şimdiki zaman içiçedir. Bir şiirinde özne Anna Frank iken bir sonrakinde şair okuyucunun karşısına Rene Char ya da Humprey Bogart’ı sunar. Ferhad ile Şirin, Aslı ile Kerem, Leyla ile Mecnun onun yaratmış olduğu ideal mekandaki ideal sevgililerdir. “Ara”da kalmış bir ülkede zaman zaman Batı’ya zaman zaman da Doğu’ya verilen bu referanslar kaotik bir durum yaratmasının aksine meydana getirmiş olduğu eserlere farklı boyutlar ve bakış açıları sağlamaktadır. Cinozoğlu geçmişten geleceğe uzanan süreç içerisinde insanlık ve uygarlık aşamalarının yapıtaşlarını bir çok şiirinde kullanmıştır.
“son havari daha çok acı çekti İsa’dan”
(Anılar)
“veremli kızlar Berlin sokaklarında
Anna Frank
Tanya
son kez annelerini öptüler
bıraktılar oyuncak askerlerini
öldüklerinde üzerlerinden çıkan şiir
“BEKLE”
dönmediler”
(Savaş ve Barış)
“yağmurlar rüzgarlar
mitralyözlerle kanatlanırken
aşkın terkedişin miladında
önce bizim sanımız tuğralanır”
(Doğuya Giden Her Tren Gurbet)
Cinozoğlu Nietzsche’ci bağlamda şairi günümüzün üstün insanı olarak tanımlamaktadır. O’na göre modernizmin paramparça ettiği bir dünyanın ontolojik bütünlüğünü yalnızca şairler sağlayabilir. Bu bağlamda Heiddegger’in varlık felsefesine göndermede bulunan şair sanat eserini hakikati ortaya çıkartan bir araç olarak görür. Şiirin, dil içerisinde gerçekleştirilen bir etkinlik olduğu düşünüldüğünde varlığın kendi kendisini tanımlama sürecinde şiiri tamamlayıcı rol üstlenmektedir.
“Parantezin dışı sonsuzluk”
(Tansık)
“Kafka’nın böceği: insan
...
zavallı böcek
galaksiler içinde
Dünya’ya fırlatılmış”
(Kim Suçlu Yargı Kimin?)
Hüseyin Avni Cinozoğlu’nun poetikasında ölüm teması klişeleşmiş tanımların çok daha ötesinde gerçekle ilişkilendirilmiş olarak sunulur. Şiirlerinde sıkça rastlanan “ejderha imgesi” intihar eylemini simgeselleştirir. Şair, “Ejderhayı Vurduğum Gün” isimli şiirinde yalnızlar rıhtımından üç kez denize koştuğunu ve aynalarının üç kez buğulandığını yazmaktadır. Ölüm yaşamın yegane gerçeğidir. “Büyük Saat” isimli şiirinde de belirttiği gibi “İki kez doğru zamanı gösterir Büyük Saat... Doğarken ölürken”. Kaderini yönlendirebilmek ancak güçlü insanın edimidir...
“adı Nilgündü
intihar karası bir kardeş
adını verdi Marmara denizine
saçları şelaleli amazon
içedönük güzel bir anarşist
ben de üç kez denedim
Marmara denizine parlak bir yıldız gibi düşmeyi
uçurumlara uçurtmalardan daha yakındım”
(Lirika Ülkesine Akan Irmaklar)
“Sen umutsuzlar parkına sığındın
Ben üç intihar sığdırdım ömrüme
Buğulandı en güzel yaşımda
Köyümde çerçiden aldığım ayna”
(Kara Sevda)
Bir Albatros’un Düşler Defteri isimli kitabının en dikkat çeken şiirlerinden birisi de bir kasaba beyinin deniz şehre sürgüne gönderilişini anlatan Atları da Vururlar isimli şiir. Bu şiirinde Cinozoğlu belki de kendi yaşamına göndermelerde bulunuyor ve dile karşı hakimiyetini perçinliyor...
“Bir nar çatlar gökyüzünde yıldızlar üşürdü
Sönerdi dünyanın en yalnız deniz feneri
Lambalar kısılır, heyulalar doğardı dağlarda
Gözlerimize kurşun yüklü deryalar boşalırdı
Mahyalar kandilleri karanfil saçlı kadınlar
Kasırga dönencesiydi yaralı kuşlar gökteydi
Yusuf’un kanlı urbası gösterildi kaç kez Yakup’a
Kaç Yusuf çarşı ortasında vuruldu”
(Atları da Vururlar)
Ölüm temalı şiirlerinde dahi Cinozoğlu umudunu sürekli canlı tutar ve naif bir şekilde ona karşı direnir...
Belki de hep veda etmek hayatın anlamı
Yalnız soylu bir ses kalıyor örse vuran çekiçten
(Diriliş)
Türk Şiiri bağlamında Cinozoğlu’na göre en önemli sorun son zamanlarda ortaya çıkan ve şu an için çıkmaz bir sorun olarak karşı karşıya kalınan şiirdeki retorik aşınma sorunudur. Sürekli tekrar etme sonucunda gelinen nokta “aşınmış mecazlar” durumudur. Şaire göre popüler kültürün panayırındaki “güzafe” mallarla hakiki şiir karıştırılmamalıdır. Günümüz şiiri için bir başka olumsuzluk ise şiirimizdeki Politbüro’nun varlığı meselesidir. Politbüro nitelemesi ile Cinozoğlu önemli ödüllerin sonuçlarını baştan belirleyen, yazılı ve görsel medyayı yönlendiren tekelleşmiş grupları tanımlamaktadır.
Bu tanımla bir bakıma “Merkez”i işaret etmekte olan Cinozoğlu, gerek üretmekte olduğu şiirlerle, gerekse kaleme aldığı düşünce yazılarıyla merkez X periferi ayrımının sadece suni bir gündem olduğunun sağlam bir şekilde altını çizmektedir.
“Ben yalnızlığın yedi rengini severim
Bu yüzden gökkuşağına uyumludur saatim”
(Gökkuşağı)
30 yıllık şiir birikimini özetleyen “Bir Albatrosu’un Düşler Defteri”, Hüseyin Avni Cinozoğlu’nun imgelerle kurduğu düşler krallığından reel dünyaya nacizane bir hediye olarak adlandırılabilir. Kimimizin ancak düşlerinde ulaşabildiği, kimimizin ise zaten içerisinde yaşadığı hayali krallık...
Derya EKİM & Ozan ÖZTEPE
REFERANSLAR :
BAUDELAIRE, CHARLES, 2003. Kötülük Çiçekleri, Varlık Yayınları, İstanbul.
CİNOZOĞLU, HÜSEYİN AVNİ, 2005. “Şiir Sorguda”, Şiiri Özlüyorum Dergisi, Sayı:13, Nevşehir.
CİNOZOĞLU, HÜSEYİN AVNİ, 2005. “Doğu - Batı”, Tay Dergisi, Sayı:52-53, Karabük.
CİNOZOĞLU, HÜSEYİN AVNİ, 2006. “2005’te Şiirimiz”, Şiiri Özlüyorum Dergisi, Sayı:14, Nevşehir.
CİNOZOĞLU, HÜSEYİN AVNİ, 2006. Bir Albatrosun Seyir Defteri, Kül Yayınları, Ankara.