A. BARIŞ AĞIR İLE SÖYLEŞİ

1984 yılında Adıyaman’da doğan Barış Ağır genç kuşak şairler arasında kendine özgü bir yol arayışı içerisinde. 2004 yılında Behçet Aysan Şiir Ödülü’nde “övgüye değer” bulunan şiir dosyasını 2007 yılında yayımladı.

* Gemilerin Uykusu’nun biçim ve dili ile Şair’in şiir görüşüne ait ilk ipucunun ‘Çocuk’ şiirinde ortaya çıktığını düşünüyorum. (sabahın en erken saatinde uyanır çocuk / yanı başında oyuncak gibi minare / kimlerle konuşur, kime gülümser bilinmez / ellerini uzatır Allah’ın olduğu yere). Bu dizelerden sonra akla ilk olarak Dağlarca’nın 1935 tarihli ‘Çocuk ve Allah’ isimli eseri geliyor. (Allah’a ve bize dair isimli şiirinden: Allah ne kadar büyüktür, / Ekinlere güneş verir çocuğum. / Beni mavi sabahlara devreder, / Mavi güller gibi uykum.). Kitapta bulunan şiirlerin genel uyak kurgusu (a/b/a/b), kullandığın dil ve ele aldığın konu bağlamında şiirini kısaca anlatır mısın?

- Gemilerin Uykusu’ndaki şiirlerin büyük bir bölümünün oluşumu lise son sınıf ile üniversitenin ilk yılı arasındaki zaman dilimini kapsıyor. Bu noktada bir açıklama yapmadan geçemeyeceğim: Aslında oldukça geç kalmış bir kitap bu. Çünkü üç yıldır başka bir şiir yazıyorum. Ama bu kitabın mutlaka yayımlanması gerektiğine inandım. Çünkü ancak bu şekilde onların yükünden kurtulabilir ve daha sağlıklı bir şekilde yazabilirdim yeni şiirlerimi. Bir takım nedenlerden dolayı geç kaldım, ama sonunda yayımlandı sevgili Kadir Aydemir’in desteğiyle. Tekrar başa dönecek olursak iki kapı arasındaki boşluğun, arayışın şiirleri diyebilirim.Bir başka deyişle, ergen bir ruhun gerilimlerinden ortaya çıkmış şiirler…Üniversitenin ilk yılı benim kimlik arayışı içerisinde olduğum bir dönemdi. Başka bir şehir, yalnızlık duygusu, bu süre içerisinde yüzleştiğim ilk aşk ve onun getirdiği karmaşa, hüzün sonucunda geçmişe olan özlemimi fark ettim. Küçük bir kasabada geçen çocukluğum, yatılı okul, bahçeler, dağlar, güzel arkadaşlıklar…Bu büyük özlem bu kitaptaki şiirlerin arka planını oluşturdu. Bu noktada tespitin son derece doğrudur. Ataol Behramoğlu bir söyleşisinde “şiirin çocukluğa doğru bir kazı olduğu”nu söylemişti. Freud da yazarın temel motivasyonunun çocuklukta yaşananlar, çocukluktaki gizli arzular olduğunu söyler. Uzatmadan söylemek gerekirse çocukluğun edebiyat için ne kadar geniş, tükenmez bir alan olduğu herkes tarafından kabul edilen bir durum. İlk kitabımdaki şiirlerin bir çoğu da kendi çocukluğuma olan özlemin yansımaları. Kitaptaki temel iki temadan biri çocukluk, diğeriyse tabi ki aşk. Kitabın dili ve biçimi noktasına gelince: Olabildiğince yalın ve anlaşılır olmaya çalışıyorum her zaman. Bu kitapta bunu ne kadar başarabildiğimi bilemiyorum. Birkaç tanesinin dışında, şiirlerin dörtlük ve kafiyelerle oluşturulması eleştirilebilir belki. Bu şiirlerin yaşadığımız zamanı yansıtmayan bir problemden hareket ettiği söylenebilir. Bunlar elbette kabul edilebilir şeyler; ama dilini ve biçimini kendisinin oluşturduğu bir kitap bu. Öyleyse yapacak bir şey yok, böyle olmuşsa böyledir. Şairin kendisi bile yazdığı şiirlere müdahale edemez bazen.

* Evet, aslında söylediğin gibi Gemilerin Uykusu’nda ilk etapta dörtlükler ve düzenli kafiyelerden oluşan yapı dikkati çekiyor. Özellikle sürekli bir arayış içerisinde bulunan genç şairler arasında biçimsel olarak geleneğe dayanan çok da şaire rastlanmıyor dergilerde. Cumhuriyet dönemi şiirinde özellikle Garip akımından itibaren kutuplaşmaya giden geleneksel söylem ve yenilikçi söylem bağlamında şiirindeki ‘yeni’yi nasıl konumlandırıyorsun?

- Gelenek konusu gündemin her zaman üst sıralarında olan bir konu. Binlerce kez konuşulmuş, tartışılmıştır. Bu konuda söyleyecek fazla bir şeyim yok. Şiirlerimin biçim açısından geleneğe yaslandığı kabul edilebilir bir saptama. İçerikte yeni bir şeylerin olup olmadığını saptamak ise eleştirmenlerin işi. Kendi fikrimi sorarsan, bence yeni değiller. Bu şiirleri yazdığım dönemde şiirimizin günümüzdeki seyrinden pek de haberdar değildim. Cumhuriyet dönemi şairlerinin büyük bir kısmını lise yıllarımda okumuştum. Kütüphanelerde, kitapçılarda hangi şairleri bulsam okuyordum.Gemilerin Uykusu olsa olsa bende önemli etkileri olan Dıranas, Tarancı, Kısakürek, Arolat, Saba gibi şairlerin bir yansımasıdır, ya da onlara bir saygı duruşudur. Bu şiirleri yazarken bir poetik tavrım yoktu, sadece yazdım. Şimdi de bir poetik tavrımın olduğu söylenemez. Ama başka bir şiirin yazılması gerektiğini fark ettim bir süre sonra. Dört beş yıllık bir şiir geçmişim var. İlerleyen zamanlarda mutlaka kırılmalar olacaktır şiirimde.Toparlarsak; Gemilerin Uykusu sadece “güzel” olmak için yazılmış şiirlerden oluşuyor. Kendi açımdan çok özel olsa da, şiir tarihimize farklı bir şeyler ekleyecek bir kitap değil.

* Oldukça alçak gönüllü bir cevap oldu bu sanırım. Oysa kitabının arka kapağındaki tanıtım yazısında Ataol Behramoğlu, Gemilerin Uykusu için “ duyguları yorulmış bizler için neredeyse yadırgatıcı, taptaze bir heyecanla dolu dizeler...” tanımlamasını getirmiş. Kitap aslına bakılırsa konu bağlamında iki farklı bölüme ayrılmış gibi görünüyor. Gemilerin Uykusu isimli şiire kadar dünyayı tanımlamaya çalışan bir çocuğun görünümleri gemi metaforu ile sergileniyor; Sır Sokak şiiriyle ise olumsuz sonuçlanan bir aşk hikayesi konu ediliyor. İlgimi çeken nokta her iki bölümde de gemi metaforunu kullanıp farklı konuları aktarma niyeti. Bu bağlamda “gemi” senin için neyi simgeliyor?

- Önceki soruna verdiğim cevabı yinelemek durumundayım.Gemilerin Uykusu belki hoş bir kitap, güzel tatlar almak için okunabilir.Bilemiyorum…Ama çok yeni bir sesten söz edemem. Gerçekçi olmak gerekiyor. Bu alçakgönüllülük değil bana göre. Günümüzde dergilerde olup bitenler bana çok tuhaf geliyor. Bir yandan herkes kötü şiirden dem vururken, diğer yandan çıkan her kitap çıkarıldığı gökten, olması gereken yere hizalandırılmıyor. Ataol Behramoğlu’nun dediği gibi, sanırsınız ki yüzlerce Mallarme birden fışkırmış. Sözünü sakınmayan şairleri severim. Ama sözünü kötü şiirleri yüceltmek için kullananlardan da haz etmem. Eğer çok çarpıcı, yeni bir şeyler yapmış olsaydım bunu da sıkılmadan söyleyebilirdim. Ataol Behramoğlu şiirimdeki heyecana özellikle vurgu yapıyor. Hiçbir yerde şiirlerim yayımlanmamışken, beni kendi köşemden kaldırmasının nedeni de sanırım bu: Gençlik heyecanını, gençlik acemiliğini şiirde yaşayabilmek. Bir keresinde şiire gidişimizin ne kadar aynı yollardan olduğundan bahsetmişti. Şiirlerimi sevmesinin nedeni bu da olabilir. Sorunun ikinci kısmını cevaplamaya çalışayım: Kitapta “bir gemi yanaşsa limana biner giderdim” diye bir dize var. Her ne kadar bir çok anlam yüklenebilirse de, gemi metaforunun taşıdığı anlam bu dizede aranabilir belki. Gemiyi çocukluğa dönmenin, ya da “hüzünlü bir sevdanın ardından” uzaklara gitmenin aracı olarak anlamlandırabiliriz sanırım. “Gitmek” nedense bana huzurlu bir şey olarak görünüyor. Küçükken denizci olmak isterdim hep. İnsanın toprak ile ilişki kurmadığı yeri, huzurun olduğu yer olarak algılardım. Bu yüzden “gitmek” ile “gemi” arasında bir bağ kurulabilir. Gemiler huzurludur; çünkü denizlerde yaşar, denizlerde uyurlar. Karaya yaklaşmak yakışmaz onlara.

* Kitapta özellikle işaretlediğim bir şiir var; “Su”. Biçim olarak kitap bütünü ile aynı özellikte olsa da dil olarak farklı olduğunu düşünüyorum. “... / şimdi dualara karışan beyaz ses / batar denize... ölüler korkar mı? / ve uyku... aşktan gelen küçük ölüm / suyum nereye gidiyor böyle herkes?”. Mısraları bu sefer kafiye ile sonlandırmaktansa bölüp bir alttaki mısranın başlangıcı haline getirmişsin. Böylece şiir bir bakıma yeksenak bir ritmden hareketli bir ritme geçiş sağlamış. Bu şiir bana Hilmi Yavuz’un Hurufi Şiirleri’nin tadını verdi. Sen ne düşünüyorsun “Su” hakkında?

- Bahsettiğin biçimde birkaç tane şiir daha var kitapta. “Su” bir aşkın hemen bitiminde yazılmış bir şiir. Daha doğrusu bir ayrılıktan sonra, aşk bitmez elbette. Dolayısıyla ruhun karmaşık hallerinin bir yansıması. Sonradan bu şiirin aslında bilinç altı tekniğine yakın olduğunu fark ettim. Ne anlatıldığının tam olarak bilinmemesi, konudan konuya atlaması, iç monolog…vs. Bu özellikler bu şiiri bilinç altı tekniğine yaklaştırıyor sanırım. Hilmi Yavuz etkisinin olduğu da doğrudur. Okuduğum ilk şairlerden birisi olduğu için, şiir yazdığım ilk zamanlarda beni çok derinden etkilemiş bir şairdir.

* Kütahya Dumlupınar Üniversitesi İngiliz Dili ve Edeiyatı son sınıfındasın Barış; az evvel senin de değindiğin üzere okuduğun bölümün ve yaşadığın şehrin senin üzerinde ne gibi etkileri bulunuyor?

- Kütahya pek çok açıdan ilginç bir şehir. Kapalı kalmış yanlarını açıp açmamak arasında gidip gelen; içerisinde ilginç ayrıntıları barındıran bir şehir. Sözgelimi üniversiteli bir kız öğrencisi iseniz, ev sahibiniz ahlak bekçiliğine soyunup evinizi basabilir, yerlere saçılmış iç çamaşırlarınız arasından kabaran yerleriyle geçip, çok rahat bir şekilde kontrol eder her tarafı ve buna rağmen kendinizi haklı çıkartamazsınız. Öğrenci evlerini gizli kamera ile gözetleyebilecek kadar tuhaf insanlar var o şehirde. Şairler dedikodu yapmayı severler sanırım. Ama bunlar gerçekten olan ve değişmesi gereken şeyler. Bu ilginç ayrıntıları şiirleştirebilmek gerekiyor, ama bunu henüz yapabilmiş değilim. Sevdiğim şeyler de var elbette. Cumbalı, ahşap konakların olduğu eski sokaklarda yürümeyi ve oradaki hayatları gözlemlemeyi çok severim mesela. Hoşuma giden şeylerden birisi sokak adlarının oldukça sevimli olması. Bir ara o sokakların hikayelerini şiirleştirmek istemiş ve 10-15 tane şiir yazmıştım. Bir dosya haline getirmek istiyordum, ama bir süre sonra bırakmak zorunda kaldım. Bir şiir kitabının tematik olmaması gerektiğini o zaman fark etmiştim. O şiirlerden Sır Sokak isimli şiiri ilk kitabıma aldım. Kendi açımdan pek çok önemli şiirimi ben bu şehirde yazdım. İlk aşkımı da yine burada yaşadım. Bu yüzden benim için her yönüyle özel bir yer olacak kalacak hafızamda. İngiliz Edebiyatı okumak, bana çok büyük bir edebiyatın kapılarını açtı. Pek çok şair ve yazarla tanıştım dört yıl boyunca. Dönem dönem İngiliz Edebiyatının gelişim sürecini izledim. Benim şiirime doğrudan değil, ama dolaylı yollardan etkileri oldu elbette.İngiliz şiirinde net bir şekilde dinsel, felsefi ve mitolojik öğelerin çok yoğun bir şekilde kullanıldığını fark ettim. Özellikle mitolojiye büyük bir ilgi duydum ve kimi şiirlerimde mitsel öğeleri kullanmaya çalıştım.Arada sırada sevdiğim yazarların yazılarını da çevirmeye çalışıyorum fırsat buldukça.Benim için çok zevkli bir süreç oluyor.Ama şiir çevirisini pek beceremediğim için, düz yazıyı tercih ediyorum daha çok. Şu aralar Ted Hughes’in London Magazine’de yayımlanmış çok uzun bir söyleşisini çevirmeye çalışıyorum. Daha önce çevrildi mi bilmiyorum! Başka bir edebiyatı kavramak açısından çeviri oldukça faydalı bir süreç. Bu bölümde okuduğum için çok sanslı hissediyorum kendimi.

* Az evvel sokakların hikayelerini şiirleştirmekten bahsettin Barış, açıkçası buna benzer bir konu sürekli benim de aklımı meşgul ediyor. Şehir ve şiir... Gerçekten de insanların yaşadıkları mekanlarda edindikleri tecrübeler, çevrelerindeki devinimler ya da tam tersi durağanlıklar zihinde son derece öznel imajlar ve dolayısıyla imgeler oluşturuyor. Edip Cansever’in “Ben Ruhi Bey Nasılım” ve “Oteller Kenti” ile Güven Turan’ın “Görülen Kentler”i aklıma ilk gelen eserler. Bir kaç sene evvel Üç Nokta Dergisi’nde rastladığım “ Gördüm “ isimli şiirin geliyor aklıma; farklı şehirlerden edindiğin izlenimleri aktarırken okuyanı da İç Anadolu’da kısa bir gezintiye çıkartıyordun. Bu bağlamda şehir ve şiir ilişkisi nedir sana göre?

- Bahsettiğin şiirde kimi şehirlerde edindiğim izlenimlerim aşk teması etrafında şekilleniyordu. Farklı coğrafyalardan Adıyaman, Malatya, Adana, Antalya, Kütahya ve İstanbul vardı şiirde. Bitmemiş, genişletilebilecek bir şiir aslında. Şehrin kapılarının şairlere açılan bir yalnızlık olduğunu düşünüyorum. Bu noktadan şehrin nasıllığı problemi doğuyor. Şüphesiz ki bir taşra şehri ile büyük şehrin yarattığı imgeler dünyası birbirinden çok farklıdır. Kendini gerçekleştirmemiş, yaşadığı çağa ayak uyduramamış taşra şehirleri, daha çok kırsaldan yükselen bir saflıkla kendine yer buluyor sanki. Edebiyatımızda bir dönem kırsalın problemi çokça anlatıldı. Şiirimiz de büyük ölçüde pastoral bir dünyadan devam ettiriyordu güncelliğini. 1950’li yıllar şiirimizin şehirleşmeye başladığı yıllar olması açısından önemlidir. Öncesinde de şehir şiirleri vardı elbette. Ama İkinci Yeni şiiri şehir ve şiir arasında şizofrenik, depresif, çok katmanlı bir ilişkiyi doğurdu. Sorunlu, tutunamayan, gerilimli bir insan tipi şiirimizde kendine yer bulmaya başladı; ruhun karmaşasını daha da derinlere inip anlatmaya çalışarak bugünlere kadar geldi şiirimiz. Bu derinleşmede şehirlerin giderek metropolleşmeye başlamasının etkisi oldu tabi ki. Şair bugün bu kadar hızlı değişimlere ayak uyduramıyor, bu yüzden yalnız. Cansever’in ünlü dizesi “ insan yaşadığı yere benzer “ bugün hala güncelliğini koruyor mu, düşünmek lazım. Belki de “ insan yaşadığı yeri kendine benzetir “ demek lazım. Medeniyetin simgesi şehirleşebilmek, ama saflığın yüzü hala bozulmamış yeşillikler arasında toprağa değiyor. Bu yüzdendir ki, şehirden kaçmak, rahat nefes alabilmek bugünün insanının en çok istediği şeylerden birisi. Gittiğim şehirlerde çoğu zaman hep aynı yere gitmişlik duygusunu hissediyorum. Ülkemizde ciddi bir anlamda şehirleşme sorunu var, belki bu yüzden şiir de sorunlu. Macaristan’da bulunduğum süre içerisinde şehirler arasındaki farkı çok net görebildim. Ama hepsinin de ortak noktası, yerden göğe yükselttikleri insan hırsıydı. Göğe bakma duraklarında bekleyemeyeceğiz bu gidişle, zira gök diye bir şey kalmayacak. Şiirin, şehir insanının iç hallerini, psikolojisini,yabancılığını anlatabilmesinin yanında, şehrin doğaya akıttığı kirlere karşı da dimdik durabilmesi gerekiyor.

* Şehir ve kırsaldan bahsetmişken şiirdeki merkez ve periferi konusunda ne düşünüyorsun? Büyük şehirler dışında yayınlanan edebiyat dergilerini içerik ve etkinlik olarak nasıl yorumluyorsun?

- Şiirin tek merkezinin, insan olduğunu düşünüyorum. İstanbul merkez olarak kabul ediliyorsa, sadece teknik anlamda (yayınevleri, etkinlikler …vs.) olabilir bu. İyi şiir her yerden seslenebilir, iyi bir dergi de öyle. Edebiyatımızda bunun örnekleri çokça var.

* Bir kaç gün evvel Ali Cengizkan ile mimari ve şiir arakesitinde sohbet imkanı bulmuştum. Günümüz Türk mimarlığında pek az mimarın mimari görüşlerini yazıya aktardığını ve aynı şeyin şiir için de geçerli olduğunu söylemişti. Bu konuda senin düşüncen nedir Barış?

- Bence çok doğru bir saptama değil. Her ay dergilerde onlarca yazının yayımlandığına tanık oluyoruz. Yazıların pek azının derinleşebildiği söylenebilir ama. Derinleşmekten kastım, teknik terimlerle boğulmuş, ne anlattığı belli olmayan yazılar değil. Günümüz şiirini iyi analiz eden yazıların da az olduğu söylenebilir belki.

* ‘Gemilerin Uykusu’ kanımca senin oluşturmaya çalıştığın poetikanın bir bölümünü içeriyor. Gelenek merkezli bu poetika halen üniversitede aldığın eğitim bağlamında (İngiliz Dili ve Edebiyatı) Modern’e de göndermelerde bulunuyor. Yayınlamış olduğun kitabın dışında kalan şiirleri de değerlendirdiğinde şiirdeki gelenek (Doğu) ve modern (Batı) kavramlarını sen nasıl yorumluyorsun?

Sevgili Ozan, öncelikle bir poetika oluşturma çabamın olmadığını söylemeliyim  İlerleyen zamanlarda olabilir belki bu. Şimdilik sadece bir şiir yazıcısıyım. Şiir tarihiyle hesaplaşmak gibi bir derdim yok. Sorduğun soru oldukça çetrefilli ve akademik derinlik isteyen bir alan. Bu yüzden yanlış bir şeyler söylememek için kısa bir cevap vermeliyim: 2000’li yıllarda ülkemizde bir Doğu şiirinin daha belirgin bir şekilde yazıldığına tanık oluyoruz. Ama en az Batı şiiri kadar modern, yaşam ile hesaplaşabilen bir şiir bu. Büyük şiirin özellikle Ortadoğu’da gizlenmiş olduğunu düşünüyorum. Ortaya çıkacağı zaman mutlaka gelecektir. Bunun işaretlerini ülkemiz şiirinde görmek mümkün. Şu aralar üzerinde çalıştığım Yeniden Dünya isimli uzun bir şiirim var. Belki de bir kitap boyutunda olacak, henüz bilemiyorum. Aşk ve savaş teması etrafında gelişen bir şiir. Sanırım sorunun cevabı bu şiirimin içinde. Modern insanın karmaşasını, depresyonunu, zihnini kaybedişini sorgulayan, arka planında Macaristan anılarımın yer aldığı bir şiir. Bu şiirin zamanı gelince Doğu ve Batı’yı bir kez daha konuşabiliriz seninle. Şimdilik böylece atlatmış olayım bu sorunu. Dediğim gibi, yanlış bir şeyler söyleyeceğimi hissettiğim bir konuda konuşup yanılgılara düşmek istemem.

* Sürekli tartışılagelen “sanat için sanat” ve “toplum için sanat” düşünceleri hakkında sen ne düşünüyorsun? Şiirindeki Ataol Behramoğlu etkisine rağmen Gemilerin Uykusu’nda öznel konuları tercih etmişsin gibi görünüyor.

- Sanatın ne için olduğundan çok insanın ne için olduğunu sorgulamak gerekiyor sanırım. Hiçbir şairin içinde bulunduğu zamandan bağımsız hareket edebileceğini sanmıyorum.Eliot’un “ öyle zamandayız ki su uyur düşman uyumaz “ dizesi unutulmamalı. Öyleyse şairler zamanın kirli yüzüne karşı güzelliği ayaklandırabilmeli. Buradan estetik olanın da insan için olduğu sonucuna varılabilir bence.Sanat, edebiyat dünyayı değiştirmek, daha da yaşanabilir kılmak adına hareket ediyorsa, insansız bir sanat, edebiyat düşünmek mümkün mü? Kelimelerin, resimlerin, müziğin, sessizliğin arkasındaki merhameti hangi sanatçı görmezden gelebilir? Şiir de şairinin sahiciliğine ne kadar yaklaşabilirse o kadar başarılı olur sanırım. Şair kişisel tarihine inebildiği oranda şiirini büyütebilir. Oscar Wilde örneğini düşünelim. Hapishaneye düşene kadar güzelliğin, estetiğin peşinde koşmuş bir sanatçıydı. Çünkü yaşamı da öyleydi. Viktoryan ahlakına ters düşen aykırılığı yaşamının kendisinden geliyordu. Eserleri de bu yöndeydi. Hapishane yaşamını tadan, insan ruhunun derinliğini yakalayan, merhameti ayaklandıran da aynı Wilde idi. Bu yüzdendir ki Reading Hapishanesi Baladı isimli dünya şiirinin de en büyük eserlerinden biri olduğunu düşündüğüm başyapıtını yazabildi. Büyük sanatın ancak sahicilikle kurulabileceğine en güzel örneklerden birisidir bence Wilde. Gemilerin Uykusu kişisel tarihimin kitabı. Şair estetik ve yaşamsal kaygıları bir arada tutabilmeli bence. Bağıran, yüksek sesli bir şiir değil; gittikçe derinleşen, insan ruhunu ve zihnini keşfetmeye çalışan bir şiir yazmak istiyorum. Kitaptaki şiirlerde Ataol Behramoğlu etkisinin olduğunu ilk defa senden duydum . Daha önce fark etmemiştim.

* Son olarak gelecek ile ilgili düşüncelerinden bahseder misin? Bildiğim kadarı ile yakın zaman içinde yüksek lisansa başlamayı planlıyorsun.

- Evet, İngiliz Dili ve Edebiyatı alanında yüksek lisans yapıp, akademik yönde ilerlemek istiyorum. Böylece edebiyatla daha içli dışlı olabilirim. İkinci dosyam da nerdeyse hazır gibi. Büyük bir bölümü aşk şiirlerinden oluşan bir dosya. Ama ilk kitabım henüz taze. Bu yüzden birkaç yıl beklemeliyim ikinci kitap için. Çok aceleci olmayacağım bu ilk kitaptan sonra. Zihnim biraz daha rahat şu anda. Bir de az önce dediğim gibi Yeniden Dünya isimli uzun bir şiir çalışmam var. Çalışmaya, okumaya devam. Kısacası böyle. Teşekkür ederim soruların için.

OZAN ÖZTEPE